Bir önceki yazımda Daniel Goleman’ın “Duygusal Zeka” kitabından aldığım bir hikayeyi yazmıştım. Yine aynı kitaptan farklı bir hikaye ile geldim. Bakalım bu sefer duygusal zekanın hangi yönüne değiniliyor…

Cennet ve Cehennem

Eski bir Japon masalına göre, kavgacı bir samuray günün birinde bir Zen ustasını cennet ve cehennem kavramlarını açıklamaya davet eder. Ancak rahip onu küçümseyen bir tavırla, “Sen eşeğin tekisin. Senin gibilerine zaman harcayamam,” der.

Onuru zedelenen samuray, öfkeden köpürerek kılıcını kınından çıkarıp, “Seni bu küstahlığın için öldürebilirim,” diye bağırır.

“İşte,” der Zen rahibi sakince, “bu cehennemdir.”

Samuray, kapıldığı öfkeyi ima eden ustanın doğru sözleri karşısında irkilir ve sakinleşerek kılıcını yerine koyar. Sonra da eğilip, kendisine kazandırdığı içgörü için rahibe teşekkür eder.

“İşte bu da cennettir,” der rahip.

Bu hikayenin ardından Goleman şu satırlarla devam ediyor yazısına, “Samurayın nasıl bir sinire kapıldığını birden fark etmesi, duygunun rüzgarına kapılıp gitmekle bunun bilincinde olmak arasındaki önemli farkı sergiliyor. Sokrates’in “Kendini bil” öğüdü, duygusal zekanın bu temel taşına, yani kişinin duygularının farkında olabilmesine değinir.”

Kendini bilmek, özellikle Anadolu insanında önemli bir yer alır. Tasavvufta kendini bilmek çok önemli bir yer kaplamıştır. Ne diyor Yunus Emre;

İlim ilim bilmektir 
İlim kendin bilmektir 
Sen kendini bilmezsin 
Ya nice okumaktır

Kendini bilmeyen insan isterse dünyanın en prestijli işini yapsın ne faydası olur diyor. Okuduğu kitabın bile ne ona ne de çevresine faydası olmayacaktır. Goleman da kitapta bundan bahsediyor işte. Çok başarılı, akademik bilgisi yüksek birisi olsanız bile insani özelliklerinizi kullanmadığınızda hiçbir önemi olmuyor o kadar başarının, bilginin, paranın…